12.03.2025 tarihinde Burdur Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Mehmet Akif Ersoy Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından düzenlenen etkinlikle İstiklal Marşı’mızın kabulünün 104. yılı kutlandı. Öğrencilerin yoğun katılımıyla gerçekleşen program saygı duruşu ve İstiklal Marşı okunmasıyla başladı. Ardından Mehmet Akif Ersoy Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdür Yardımcısı Doç. Dr. Canan Olpak Koç tarafından “Milli Marş Kavramı ve İstiklal Marşımız” konulu konuşma yapıldı. Tören, Mehmet Akif Ersoy Uygulama ve Araştırma Merkez Müdürü Prof. Dr. Zafer Gölen tarafından Doç. Dr. Canan Olpak Koç’a üniversitemiz yayını Safahat taktimi ile sona erdi.
Canan Olpak Koç konuşmasında şunları söyledi:
Devletler belli temeller etrafında yükselir. Türkiye Cumhuriyetinin de en sağlam temeli milli mücadeledir. Geçmişinden aldığı güçlü devlet kurma mirasıyla verilmiş olan mücadele ruhu cumhuriyetin ilanından sonra Atatürk devrimleriyle daha da güçlenmiştir. Bir millet devletini tanımak ve daha iyi noktalara taşımak istiyorsa geçmişini iyi bilmelidir. Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasıyla başlayan, 9 Eylül 1922’de işgalci güçlerin İzmir’de denize dökülmesiyle sonlanan büyük bir mücadele verilmiştir. Bu başarı ile aslında Türkler son vuruşlarını yapmış ve tarihe adını son şanlı kahramanlık öyküsüyle kazımıştır. Bu nedenle döneme dair kaynaklar daha da kıymetli hale gelir. Dönemin öne çıkan isimlerince yapılan konuşmalar ve kayıtları, vaazlar, bildiriler hep birer önemli kaynaktır. İstiklal marşımız da bu dönemi anlatan belki de en temel kaynak hüviyetindedir. Çünkü marşlar kolektif metinlerdir. Bilhassa milli marşlar devletleri ve milletini temsil eden önemli metinlerdir. Dünyada iki yüzden fazla milli marş bulunmaktadır.Marş, önceleri etimolojik olarak farklı tanımlara gönderme yapsa da imparatorluktan ulus devlete evrilme sürecinde başka görevle kullanılmış, kamunun ihtiyacı olan metinler olmuştur. Bu haliyle devletlerin kuruluş, kurtuluş, bağımsızlık geçmişi hakkında da bilgi verir. Belli bir amaç doğrultusunda yazılmaları bu tarz metinlerin işlevsel metin tanımı içerisinde yer almasını sağladığı için çoğu zaman edebi ve estetik değer ya aranmamış ya da zaten daha en başta önemsenmemiştir. Dünyada bu tarz ulusal marşların ilk örnekleri olarak 1745 tarihli İngiliz ile 1792 tarihli Fransız marşları sayılabilir. Ancak Türkiye Cumhuriyetinin marşı İstiklal Marşı’dır. Zaten marş yazılması için açılan yarışmanın 18 Eylül 1920 tarihli genelgesinde de “milli marş” tabiri kullanılmıştır. Henüz zafer kazanılmadan büyük bir ön görü ile yazdırılması talep edilmiş ve şairi tarafından kaleme alınmıştır. Bu nedenle marşın doğuşunu gerekli kılan sebepler ve bunların sonucunda yaşananlar önemlidir. Bugün sadece devletler değil Avrupa birliği de marş kullanır. 1985 yılında birliğin resmi marşı Schiller’e ait “Neşeye Övgü” şiirinin Beethoven bestesiyle onaylanmış halidir. Anlaşılacağı gibi marşlar devlet ve milletler açısından değerini sürdürmeye devam edecektir.
Türk milletinin mücadelesini özetleyen İstiklal Marşı aynı zamanda milletin İstiklal kavramıyla ezelden beri atalarından miras kalan özelliğini açığa vurur. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi açıldığı zaman, İstanbul işgal edilmiş, Meclis-i Mebusan kapatılmıştır. Diriliş ruhuyla yeniden doğmak için çabalayan millet Mustafa Kemal’in önderliğinde Milli Mücadele hareketinin direniş ruhunu diri tutmuş ve meclisini açmıştır. Ancak hala umuda, harekete, morale ihtiyaç duyulduğundan bir grup ordu mensubu, Maarif Vekâletinden milli heyecanı yaratacak, istiklal aşkını dile getirecek bir marşın yazılmasını talep eder. İşte ilk etapta yarışmaya katılmayan Mehmet Akif’in sonraki aşamada marş yazmaya ikna edilmesiyle İstiklal Marşı doğmuştur. Yazılan marşın mecliste kabulü sonrasında aynı gün ayakta okunması Dr. Adnan beyin önerisiyle karara bağlanmıştır. 1930 yılında Osman Zeki Üngör’ün bestesiyle de bugünkü haline kavuşmuştur. İstiklal marşının önemi ortak bir metin olması ve henüz zafer kazanılmadan yazılmasıdır. Şair, dönemine göre sade, akıcı bir konuşma diliyle metnini kaleme almıştır. Daha ilk sözcüğüyle milletine moral vermeye çalışan ve onu üzüntüden, endişeden alıkoyan şair bütün kıtalarda aynı heyecan ve umutla devam eder. Dini ve tarihi atıflar ön plandadır ancak ima, çıkarım gerektiren örtük yapılar yoktur. Öyle ki şair onun Safahat’ındaki diğer şiirlere benzemesini bile istemez. Şiirin temel unsuru olan dil sapmalarından, estetik kaygılardan uzak durur. Her şeye rağmen yazıldığı vecd halinin verdiği manevi yücelikle hem estetik hem tarihi değeri beraber oluşur. Yalnız o güne değil hiç bitmeyecek yarınlara seslenir ve seslenecektir.